Genetik miras onlara emanet!
Erzurum’un dondurucu soğuğunda, kalpleri bilim ateşiyle ısınan bir çift ve onların 25 yıllık rüyası... Gazeteci Onur Sağsöz yazdı.
Bugün Erzurum denilince akla sadece cağ kebabı veya kadayıf dolması getirenlerin, bu şehrin asıl ‘lezzetini’ yani bilimsel derinliğini keşfetmek için uğraması gereken bir durak var: Atatürk Üniversitesi Biyoçeşitlilik Bilim Müzesi. İki gün üst üste ziyaret etmekten büyük keyif aldım. Levent Hoca, “Kapı her zaman açık ne zaman istersen” dediği için artık canım sıkıldıkça oradayım.

Jurassic Park Değil Zoobank!
Burası sadece çocukların dinozor replikalarına bakıp geçtiği bir ‘eğlence alanı’ değil; burası devasa bir veri tabanı, yani gerçek bir Zoobank. Türkiye’deki bitki türlerinin üçte birini, 10 bin türden yaklaşık 250 bin böcek örneğini ve milyonlarca yıllık fosilleri barındıran bu merkez, Anadolu’nun genetik hafızasını ve de mirasını koruyor.

Bir Bilim Elçisi: Prof. Dr. Levent Gültekin
Bu devasa projenin arkasında, 30 yıldır Erzurum’da yaşayan, aslen Adanalı olan ama gönlünü, ömrünü bu toprakların biyoçeşitliliğine vermiş bir isim var: Prof. Dr. Levent Gültekin. Kendisi sadece bir akademisyen değil, Türkiye’nin biyoçeşitliliğini korumak için çırpınan bir “bilim elçisi.” Müze fikri tam 25 yıl önce Rusya’da yaptığı araştırmalar sırasında zihnine düşmüş.
Levent Hoca, bu hayali gerçekleştirmek için sadece laboratuvarda sabahlamamış; müzenin internet sitesindeki eğitici içerikleri hazırlamak için bile tam 61 gününü eşiyle birlikte bilgisayar başında geçirmiş. Tek bir amacı var: “Bu bilimsel aktivite yeter ki topluma mal olsun.”

Akademik bir güç birliği: Gültekin çifti
Müzenin kalbi, bir aile sıcaklığı ve akademik disiplinle atıyor. Prof. Dr. Levent Gültekin, bu muazzam merkezi kendisi gibi akademisyen olan eşi Doç. Dr. Neslihan Gültekin ile birlikte yönetiyor. Neslihan Hoca da Trabzonlu, alanında uzman önemli bir isim. Gültekin çiftinin Erzurum’da verdiği bu sessiz mücadele, müzeyi bu kadar sahiplenme duyguları, ‘içeriği olmayan’ ama parıltılı ışıklarla ziyaretçi toplayan popüler müzelere karşı verilmiş en asil cevap gibi geldi bana ki, nedenini birazdan aktaracağım…

“Korumak için tanımak gerekir”
Müzenin mottosu bu kadar net. “Korumak için tanımak gerekir”Web sitesini (abbm.atauni.edu.tr) incelediğinizde karşınıza çıkan derinlik, sadece bir sergiden fazlası. Levent Hoca’nın deyimiyle: “Burası bambaşka bir dünya; sınırsız, derya deniz. Tamamen insanı ilgilendiriyor ve tüm bunları en iyi şekilde korumamız gerekiyor. Genç nesilleri çok önemsiyoruz, tüm bu mirası onlara bırakmalıyız. Biz burada Allah’ın yaratıcılık gücünü sergiliyoruz.”

İnanılmaz bir hazine ama…
Bugün ‘müze’ kavramı, ne yazık ki modern dünyada bir ‘eğlence parkı’ seviyesine indirgenmiş durumda. İstanbul’un popüler semtlerinde ya da turizmle yoğrulan lokasyonlarda açılan, içeriği sadece ‘fotoğraf çekilmelik’ illüzyonlardan oluşan ‘instagramlık’ müzelere gidin; kapısındaki kuyrukları göreceksiniz. İçinde hiçbir derinlik olmayan ama dışı süslü o kutular dolup taşarken, Prof. Dr. Levent Gültekin gibi değerlerimizin yönettiği bu ‘bilim kalesi’ neden bu kadar yalnız? Olacak iş değil!

Sadece öğrenciyle olmaz!
Yılda 15 bin ziyaretçi, böylesi bir potansiyel için maalesef bir başarı değil, bir sessiz çığlıktır. Bu rakamın sadece okul gezilerinden oluşması ise toplumun yetişkin kesiminin bilimsel merakını ne kadar kaybettiğinin bir kanıtı. Bizler, hafta sonu etkinliklerimizi alışveriş merkezlerinin klimalı gürültüsünde harcarken; yanı başımızdaki bir dünya mirasını görmezden geliyoruz. Öyle ki, bu muazzam müzenin bir de konferans salonu var ki, üniversitenin önemli alanlarından biri!

Rektör hocam daha fazlasını yapmalı!
Kurumsal İletişim Direktörü Doç. Dr. Sait Sinan Atılgan’a “Salonu nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sordum. Şimdiye kadar 10’a yakın etkinlik düzenlediklerini anlattı. Müze bünyesindeki salonda organizasyonları artırarak, farkındalık oluşturmayı hedeflediklerinden söz etti. Ayrıca Rektör Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu üniversiteyi ziyarete gelen kişi ya da heyetleri mutlaka müzeye götürüyormuş. Bence daha fazlasını yapmalı. ‘Yerli ve milli ilaç üretimi’ konusundaki gayretine paralel olarak, Sağlık Bakanlığı ile nasıl sıklıkla istişare halindeyse bu müze için Kültür ve Turizm Bakanlığıyla da dirsek temasında olmalı!

Erzurum sadece mutfak değildir!
Çünkü Erzurum denilince akla hemen cağ kebabı ve kadayıf dolması getirenler, bu şehrin sadece midesine değil, ruhuna ve aklına da hitap eden bu devasa müzeyi mutlaka görmeli. Şehrin lezzet duraklarında kuyruk olanların, doğanın bu muazzam hafıza merkezine uğramaması büyük bir eksiklik. Erzurum sadece bir mutfak değil; aynı zamanda Anadolu’nun genetik şifrelerinin çözüldüğü bir bilim üssüdür. İşte Atatürk Üniversitesi Biyoçeşitlilik Bilim Müzesi, başka yerlerdeki o boş ama kalabalık mekanlara büyük bir itirazdır. İçeriği olmayan mekanların ‘müze’ adı altında pazarlandığı bu çağda; gerçek bilimin merkezi olan bu değerimize sahip çıkmak bir tercih değil, bu topraklara olan borcumuzdur. Bu nedenle Gültekin çiftinin Erzurum’da verdiği bu sessiz mücadeleyi yürekten kutluyor ve alkışlıyorum.

Gidin, görün, şaşırın!
Artık süslü vitrinli müzelerin parıltısından başımızı kaldırıp, Anadolu’nun gerçek hazinesine, genetik mirasımıza bakma vaktidir. Çünkü bu müze sadece geçmişi değil, geleceği de koruyor. Gidin, görün ve şaşırın. Çünkü o müzede sadece bitkiler ve böcekler yok; Anadolu’nun genetik kimliği, doğanın sabrı ve bir bilim insanının ömrünü adadığı o büyük tutku var. Teşekkürler Levent & Neslihan Gültekin. İyi ki varsınız.
-
HAFTANIN TREND HABERİ – TIKLA İZLE





